Ali henüz sekiz yaşındaydı. Ama hayat, ona çocuk olmayı çoktan unutturmuştu.
Babası gittiğinde, geriye sadece büyüklerin fısıldadığı bir cümle kaldı: "On iki gün göçük altında kaldı." Ali o sözleri anlamadı; yalnızca babasının artık dönmeyeceğini öğrendi.
Ardından ninesi gitti... Sonra bu dünyada sırtını yaslayabildiği tek insan olan amcası.
Küçücük kalbi, her kayıpla biraz daha sessizleşti.
Ona düşen pay, bir bodrum katıydı. Güneşin uğramadığı, sevginin yolu düşmeyen bir yer.
Orada Ali'nin kimsesizliğine eşlik eden tek canlı vardı: Rufi... küçük bir fare.
Ali acıyı erken öğrendi. Kızmasınlar diye susmayı, üzülmesinler diye içine atmayı, sevilmediği yerde bile uslu kalmayı...
Ama tüm bu sessizliğin içinde, kocaman bir yürek büyüttü.
Sevgisizliğin ortasında merhameti, yokluğun içinde vicdanı öğrendi. Büyüdükçe, yaşından büyük bir olgunluk yerleşti kalbine. Çünkü bazı çocuklar, kırıldıkça büyürdü.
Ve tam her şeyin karardığı yerde, Osman amca çıktı karşısına.
Ali'nin hayatı, hiç ummadığı bir anda yön değiştirdi.
Yıllar sonra Ali,
Ona bodrum katını layık gören yengesini bile affedebilecek kadar büyük bir kalbe sahipti.
Çünkü acıyla büyüyenler, ya kırılır... ya da affetmeyi öğrenir.
Bu kitap; karanlık bir bodrumda büyüyen bir çocuğun, kaybettiklerinin arasından umudu çekip alan kalbinin hikâyesi.
Okundukça içe çöken, bitince uzun süre suskun bırakan bir yolculuk.