"Dünya'nın peşine düştüğümden beri aklımda tek bir şey vardı: koşmak. Ve anlaşılmaz bir şekilde, her adımda ona biraz daha yaklaştığıma inanmak."
Ramallah'ta Cinayet bir cinayet romanı değil; aşkı arayan, aşka tutunan ve aşkı yitiren kimselerin Rauf, Nur ve Visam'ın kesişen hayatlarının hikâyesi. Abbad Yahya bu romanında aşkın insanı nasıl dönüştürdüğünü, eksilttiğini ve yerinden ettiğini gösterişsiz fakat etkileyici bir dille anlatıyor.
Rauf'un yalnızca bir kez görerek aşık olduğu Dünya'nın peşine düşmesiyle birlikte hayatı baştan sona değişir. Hayalleri, öfkesi ve gelgitleriyle Rauf'un hikâyesi aşka dair acımasız bir gerçeği tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer: Aşk maşukun değil, yalnızca aşığın deneyimidir.
Nur'un hikâyesinde terk edilişin ve bekleyişin hüznünün yanı sıra kabullenişin ve yoluna devam edebilmenin umudu da konu edilir. Aşkın narsistik boyutunu ele veren bu kısımda, aşık olan kişinin aslında kendi içine bir ayna tuttuğu gösterilir. Sevgilisini bir cinayette kaybeden Visam ise aşkın yokluğuyla, yasla ve derin bir anlamsızlık duygusuyla baş başadır. Onun hikâyesi, kaybın ne denli yakıcı olabileceğini ve insanın hayata tutunma becerisini nasıl zayıflattığını anlatır.
Ramallah'ta Cinayet aşkı arayış, kayıp ve kendilik üzerinden düşünmeye çağıran, Filistin'in gündelik hayatının içinden süzülerek gelen, kalıcı izler bırakan bir roman.