"Bazı yerler vardır; ayakla değil, kalple varılır onlara. Haritalar sustuğunda, yön levhaları anlamını yitirdiğinde çıkarlar karşımıza. Declaring Yamaçları da böyledir. Ne bir dağın sırtıdır tam olarak ne de bir uçurumun dibi. İnsan oraya vardığında, aşağı düşmemek için tutunur; yukarı çıkmak içinse cesaretini yoklar. Bu yamaçlarda yürümek zordur. Çünkü zemin, insanın kendi sustuklarından yapılmıştır. Söylenmemiş cümleler gevşek taşlar gibi ayağın altından kayar. Bastıkça hatırlarsın; sustukça ağırlaşır yükün. Declaring Yamaçları, sakladıklarının artık seni taşıyamadığı yerdir. Burada rüzgâr bile dürüst eser. Kendini kandırdığın her cümleyi yüzüne vurur. İnsan ilk defa bu yamaçlarda sesinin tonunu duyar: korkulu mu, pişman mı, yoksa nihayet sahici mi? Kaçacak bir patika yoktur; her yol, insanın kendisine çıkar. Bu yüzden Declaring Yamaçları bir mekân değil, bir andır. İnsan "artık" dediğinde başlar. Artık susamam, artık saklanamam, artık kendimden kaçamam dediğin an, ayakların o eğime değer. Ne tam düşersin ne de kurtulursun; sadece ilan edersin. Kim olduğunu, neyi taşıdığını, neyi inkâr ettiğini... Ve ilginçtir: O yamaçlardan sağ çıkanlar hafifler. Çünkü yüklerinin adını koymuşlardır. Declaring Yamaçları öğretir insana: Hakikat, düz yollarda bulunmaz. O, insanın içinin eğimli yerlerinde bekler; düşme pahasına söylenmeyi."