Venedik, o gece yalnızca bir elçiyi ağırlamıyordu...
Kendi kaderini sofraya davet ediyordu.
Osmanlı'nın Akdeniz'e vurduğu mühür, Avrupa saraylarını korkuyla susturmuştu. Fakat hiçbir korku, Kubad Çavuş'un Venedik'e gelişiyle başlayan sessizlik kadar ağır değildi.
Çünkü onun ardında yalnızca bir devlet değil; çağ açıp çağ kapatan bir kudret vardı.
Senato, bu kudreti yumuşatmak için güzelliği kullanmaya karar verdi. Genç Agrippine Bafa, iki Türk denizcisini saraya çekmekle görevlendirildi.
Ama o gece hesap edilmeyen bir şey oldu...
Bafa, karşısında barbar değil; şiir gibi konuşan, ölümden korkmayan, gururuyla yaşayan adamlar buldu.
Ve ilk kez anladı:
Bazı insanlar girdikleri yeri fethetmez...
Ruhlara yerleşir.
Venedikli Dilber, tarihî romanın sınırlarını aşan; ihtişamı, tutkuyu ve kudreti aynı nefeste hissettiren büyük bir hikâye...