"Bir varmış bir yokmuş...
Uzak diyarlarda yaşamış bir tuhaf nakkaş varmış. Eski sultanlardan biri doğu seferinden ganimet getirmiş onun resim rulolarını. "Kâr-ı Üstad Siyah Kalem" yazıyormuş kâğıtların üzerinde ama kimse bilmiyormuş gerçekte bu sanatçının kim olduğunu. Siyah Kalem'in hüzünlü ucubeleri, bağdaş kurmuş şaşkın devleri, dans eden iblisleri, çalgı çalan cinleri varmış. Bu minyatürlerdeki kamburlaşmış sırtları, buruşuk yüzleri, pençeleşmiş elleri, kat kat sarkmış vücutları pek severmiş Nakkaş Esrar."
*
Bir cemâziyelevvel günü, şehrin meydanında iğne atsan yere düşmüyormuş; bir kalabalık, bir debdebe... Sultan'ın yedi şehzadesi sünnet olacakmış, hem de fânilerin ömrübillah göremeyeceği dillere destan bir şenlikle.
Nakkaş Esrar'ın aşina olduğu pek çok yüz varmış Atmeydanı'nda. Farkında olmasalar da kesişen hayatların figürleri, güçlü ya da zayıf bağlarla birbirine geçen hikâyelerin kahramanıymış hepsi. Kendi yangınında oynayan birer ateşbazmış her biri ve çoğu evinin gölgesinde yaşarken bile bir hâneberduş gibi yersiz yurtsuz hissedermiş kendini...
Şenliğin kırkıncı günüymüş ve ne olduysa o gün ikindi ile akşam ezanı arasında olmuş.
Sırların ifşa olduğu, eteklerdeki taşların bir bir döküldüğü o vakitten sonra hiçbirinin hayatı eskisi gibi olmamış.
Ateşbaz'ın allı pullu hikâyeleri, Rasat Efendi'nin kayıp kitabı, Serazat'ın sırma işlemeli nalınları, Gülbeşeker'in şerbetleri, Tuti'nin menekşe feracesi, Hilmi Dede'nin şekerleri, Seyfi'nin malumatları, Mürver'in yetimliği, Şükufe'nin öksüzlüğü, Alkarısı'nın biri yerde biri gökte dudakları, Kehkeşan'ın falnamesi, Suriçi'nin yangınları, Nakkaş Esrar'ın kedi tüyü fırçaları ve bu kitap şahitmiş...